Çocukluğumuzun tadı bir başkaydı O zamanlarda pek fazla oyuncak bulunmadığından, elimizdeki materyallerle kendimiz oyuncak yapıyoruz.
Başarı deyince aklımıza farklı şeyler gelir günümüzde kimine göre iyi gelir getiren kariyer, büyük bir ev,
Her kadın anne olmak için doğmuştur. Bunun aksini söyleyen, yalnızca bu gerçeği inkar etmeye çalışan birkaç deliden ibarettir.
Ahir zamandayız ve ahir zaman şartlarında, hepimizin sıklıkla dile getirdiği bir endişesi vardır.
| ÜSTADIN AYAKKABISI KAÇ NUMARA İDİ ? |
|
| Seyit Mehmet Güvendioğulları tarafından yazıldı. |
| Pazartesi, 10 Mayıs 2010 21:11 |
|
Bazen sempatik bulduğum, saygı ifadesi de kapsıyor diye ‘’Üstadım’’ kelimesini çok kullanırdım. Bir gün pazarda alış-veriş yaparken pazarcıya üstadım dedim. Yanımdaki akademisyen Ali Osman Hocanın garibine gitmiş. Hoca hanımına Mehmet Bey pazarcıya üstadım diye hitap ediyor diye serzenişte bulunmuş. Hoca üstadın ne olduğunu ve kime söyleneceğini de bilir. Altının kıymetini en iyi sarraf bilmeyecekte kim bilecek. Olay bana intikal etti. İnsanlara iyi muamele etmenin, onlara güzel söz söylemenin bir sakıncası olmadığını hatırlatarak ‘’Güzel söz sadakadır’’ hatta yılanı deliğinden çıkarır dedim. Üstat öğretmen, usta, sanatkâr… gibi anlamlara gelir.
Davarcı diye bir dostumuz öyle bir hikâye anlattı ki bırakın pejmürdeliği, insanlar kendi dar dünyalarını toplumun bir kısmının dünya görüşü sayıyor. Hikaye deyince daha çok yaşanmamış gibi addedilir, biz buna anekdot diyelim. İzmir’de bir fakültede bir öğrenci kendi ayak numarasından daha büyük ayakkabı giyiyor. Arkadaşları maddi güçlüklerden dolayı büyük ayakkabı giydiğini düşünerek, aralarında para toplayıp o gence ayakkabı almak istiyorlar. Genç tepki veriyor ama ayağındaki ayakkabı çocuk mezarı gibi, size yakışmıyor diyorlar. Sıkı durun gencin cevabı ne olsa beğenirsiniz, Üstat da aynı numaralı ayakkabı giyerdi. Üstat diye bildiğimiz ziyalıların fikirlerini esas almalıyız. Yaşantısı da önemli ama Üstat Cemil Meriç’in yaşantısını benim en azından midem götürmez. Kayseri’de konferansa gelen Üstat etrafında pervane olan gençlere bana bir’’Ufaklık’’ getirin deyince, gençler renkten renge giriyorlar. Acaba, receba derken eli mahkûm ‘’Ufaklık’ geliyor. Üstatların giyimi kuşamı bize lazım değil. Bunların bir kısmı örfi olabilir, sıhhi durumlarıyla alakalı olabilir, iklimle ilgili olabilir. Bunda ısrar etmek topluma zarar verebilir. Kenan Evren Paşa kendisini illa ziyaret etmek isteyen bir cemiyet liderine, Kravatını giysin gelsin diyor. Bizim cemiyet lideri kravat takmam diyor ve istediği ziyarete gitmiyor. Hiç kimse kendi abuk-sabuk ipe-sapa gelmez görüşünü cemaat demiyorum, cemiyete mal etmemeli. Yaz tatillerinde suratım dinlensin diye sakal bırakıyordum, serde İlahiyatta çalışmakta var ya beni ‘’Hoca’’ sanıyorlarmış. Bazı camilerde mihraba davet ediyorlardı. Anladım ki sakal ve ilahiyatta çalışmak benim için yanlış yorumlara yol açıyor. Hemen sakalımı kestim. Hayatta hakkım olmayan hiçbir şeyi ne kullandım, ne de suiistimal ettim. Yazım bazı okuyuculara belki ağır gelebilir, cemaatlerin hizmetini inkar etmem ama ben cemiyetçi olmak ve cemiyetçi kalmak istiyorum. Bir de cemaatin ister istemez ayrılığı ve çeşitli ritüelleri olacak, yoksa cemaat olmaz. Sanırım buda büyük karmaşalara yol açıyor. Hepimizin orucu ve bayramı aynı değil mi? Bundan birkaç sene önce farklı günlerde oruç tutulup farklı günlerde bayram yapılmadı mı? Türkiye’nin gelişip kalkınmasında bunu havuz yapmak, baraj yapmak birde denizlere okyanuslara sahip olmak gibi algılıyorum. Yani küçük suda balık avlanmaz. Tatlı su balıkları bize yeter diyorsanız, meseleyi burada bitiriyor veya başlatıyorsunuz demektir. Bu yazının konusu da cemaat eleştirisi değil. Bir şeyi olduğundan farklı algılayıp, farklı manalar çıkarmamız fikriyatımıza da zarar vermektedir. 1980 öncesi solculara bu kadar fraksiyon var, biriniz Lenin’ci, biriniz Mao’cu olarak bölünmüşsünüz hangisi doğru dediğimizde; iktidara geldiğimizde tartışılacak, ayrılıklar giderilecek derlerdi rahmetliler! Ben hiçbir cemaat mensubu görmedim ki, sonunda bu ayrılıklar, gayrlılıklar giderilecek diye. Aynayı birazda kendimize tutalım, bazı eleştirilerim çizmeyi aşıyor mu diye kendimi zamanla hesaba çekmişimdir. Almanya’dan hediye bir ayakkabı geldi. Meğer hayır sahibi ayakkabıyı sokağa bırakmış ki alsınlar diye. Ayakkabı bayağı kaliteli markasına bakıyım dedim. Ne göreyim numaranın biri 41, diğeri 42. Numara farklı olunca zavallı sokağa terk edilmiş. İlk defa farklı numara giymeye razı oluyordum, biraz ruhumu acıttı. İhtiyacımda vardı, ayağıma kim bakıyor dedim ve giydim. İlk iskarpine ortaokulda sahip olmuştum, o da ikinci eldi. Bugün ikinci el denince araba akla geliyor. Nerden nereye geldik, lastikten deriye terfi edince birde boyayıp cilalayınca, herkes ayakkabıma bakıyor sanıyordum. Sanki benden mutlu kimse yoktu. Ey gençlik! Demek ki bizler ikinci el, müstamel ayakkabıdan bile mutlu olabilmişiz. |
Yorumlar
Gerçekten ellerinize sağlık. Çok suistimal edilen bir konuya temas etmişsiniz. Yurdum insanı her zaman ki gibi, bir konuyu olayı tahlil ederken konunun özünü,amacını, bir kenara bırakarak görünüşün, şekilciliğin, peşine takılıp gidiyor.Bunu bilen bazı uyanıklarda o kadar güzel kullanıyorlar ki?
Onun için teyakkuzda olalım.
Teyakkuzda kalalım.
Fakat bir işi daha iyi yapabilmek amacıyla çeşitli yolları ve yöntemleri ortaya koyup değerlendirmek, bir görüşe saplanıp kalmamak, doğru yolu bulmak için çabada bulunmak manasında anlarsak daha doğru olur sanırım.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.